Cezmi Ersöz

Cezmi Ersöz


22.03.2008 19:21:29

Kentin Melekleri - II -

2kadin.com >> Cezmi Ersöz

“Kentin melekleri” beni otelin lobisinde bekliyordu. Kitabevinin sahibi beni onlara emanet ederken:

“Bakın, Cezmi Bey’i size sağ salim teslim ediyorum, sabah sağ salim isterim!” derken içimden “Onlar melek, onlar insanları şefkatleriyle ve büyüleriyle korumak için varlar,” demek geçmişti.

Ve neredeyse saat gece yarısını geçmişken “meleklerin” arabasıyla yola koyulmuştuk. Arabayı hamile olan müzik öğretmeni kullanıyordu. O gece için kocasından izin koparmıştı. Onun yanında oturan kimya öğretmeni torpido gözünden kutu biraları çıkartıp bizlere dağıtırken arabanın teybinden Bülent Ortaçgil’in o hırçın kadife sesi yükseliyordu: “Bu iş zor Yonca...”

Nereye gittiğimizi bile sormadım onlara. “Melekler” insanı kötü bir yere götürmezlerdi ki... Öyle de oldu. Kısa bir süre sonra ayaklarımızın altında bir cennet görüntüsü vardı. Sağ yanımızda Karadeniz, sol yanımızda ışıklarla kaplı Samsun şehri uzanıyordu... Burası Samsunluların, Toptepe, adını verdiği yerdi... Yıldızlara hiç olmadığı kadar yakındık. Gece ve hayat, sanki benim için bu andan itibaren başlamıştı. Kadın duygusu, müzik, içki ve sırlarını açmaya hazır “meleklerin” gizemli büyüsü: “Yurduma dönmüştüm işte...”

Evet, ta, kalbimden “İşte, benim yurdum bu olmalı!” demişken, bir anda gözlerimizi acıtıp yakan bir ışık taarruzuyla karşılaştık... “Ne oldu şimşek mi çakıyor, yoksa coşkumuzu kıskanan bir göktaşı bulunduğu yerden kopup üzerimize mi düştü,” diye düşünürken, en azından bu gece için artık ardımda bıraktığımı düşündüğüm erkek seslerinin gök gürültüsünü andıran emirleriyle yerimizden zıpladık:

“Teslim olun; elleriniz havada, arabadan dışarı çıkın!”

Bu da neyin nesi, derken, o yakıcı ışığa biraz olsun alışmış gözlerimizle arabanın pencerelerinden dışarı baktığımızda; üç polis ekip otosuyla sarılmış olduğumuzu fark ettik. Polisler, ellerindeki tomsonlarını üzerimize doğrultmuş, gerçekten, teslim olmamızı bekliyorlardı.

Tam, meleklerime, “Hadi, bir şeyler yapın, siz benim kurtarıcım değil misiniz?” diyecektim ki, meleklerin korkudan oturdukları koltukların altına büzülüp saklandıklarını gördüm... Bir an “Aynı hareketi bende mi yapsam?” diye geçmedi değil aklımdan. Ama o an aklıma yazarlık kariyerim ve yıllardır orasından burasından çizilmiş olsa da bir karizmam olduğunu hatırlamıştım.

“Hayır, onlar gibi yapamazdım; eğer yaparsam, bana olan hayranlıkları ebediyen biter, bir daha beni okumaya tenezzül etmezler,” diye düşündüm.

Cüzdanımdan basın kartımı çıkarttım ve kalan bütün cesaretimle arabadan dışarı çıkıp, ekip otolarının saldırgan farlarına doğru yürüdüm... Belli bir mesafeye geldiğimde basın kartımı havaya kaldırıp:

“Basın!.. Basın!.. Söndürün şu ışıkları!.. Amiriniz gelsin yanıma!.. Gazeteciyim ben!” diye bağırdım...

Koşarak yanıma bir polis memuru geldi. Benden daha şaşkın görünüyordu. Onun bu şaşkınlığından biraz daha cesaret alarak:

“Söndürün şu ışıkları; sizi tam olarak göremiyorum!” dedim.

Bir el hareketiyle farları söndürttü...

“Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye çıkıştım yanıma gelen polise: “Ne demek, teslim olun?! Arabada Türkiye Cumhurlyeti’nin üç mümtaz öğretmeni ve yine bu ülkenin mümtaz bir yazarı olan ben varım... Aşktan, doğadan, müzikten konuşuyoruz...”

Polisin şaşkınlığına şimdi korku ve telaş da eklenmişti: “Mümtaz!” diye söylendi neredeyse kekeleyerek:

“Mümtaz!.. Evet, mümtaz!” dedim gizemli bir ses tonuyla...

“Mümtaz,” kelimesinin ne anlama geldiğini çıkartamıyor, yanlış bir şey yapmaktan korkuyordu.

“Mümtaz, seçilmiş insan demektir,” dedim ve “Kızınca ne yapacağı belli olmaz, mümtaz kişinin...”

Polis memuru, “Anlıyorum,” der gibi başını tedirgin bir saygıyla salladı ama inanın, “mümtaz” kelimesinin büyüsünden kurtulup bana “Hadi, oradan be, mümtaz kişiymiş; kaldır, ulan ellerini havaya!” dese korkudan düşüp bayılabilirdim...

Ama mümtaz kelimesine ve elimdeki basın kartıma sımsıkı sarılıp kararlılıkla durdum önünde... Bunun üzerine, “Rahatsız ettik, galiba sizi,” dedi polis memuru...

“Rahatsızlık ne kelime Memur Bey, biz mümtaz kişiler, mümtaz olalı böyle zulüm görmedik!” diye çıkıştım... “Hatta” diye ekledim; “kızınca ne yapacağını bilemeyen insanlar haline gelmemiz an meselesi. İnanın, arabadaki diğer mümtaz kişileri zor zaptederek buraya geldim!” Ve hiç ara vermeksizin: “Derhal gidin buradan ve bizi bir daha rahatsız etmeyin!” dedim...

Ne mi oldu: Polisler silahlarını indirip arabalarına binerek gittiler...

Arabada soluklarını tutarak beni bekleyen “kentin melekleri”nin yanına gidip gözlerinde hayranlık dolu bakışlarını görünce, gururumun üzerinden gizli sevinç gözyaşları dökülüyordu...

“Cezmi Bey, ne oldu, ne söylediniz ki onlara çekip gittiler?” diye sordu müzik öğretmeni melek.

“Artık sakin olun, söylenmesi gereken neyse onları söyledim. Hadi, açın şu teybi, bana da bir bira açın! Evet, nerede kalmıştık?..”

Teypte yine Bülent Ortaçgil söylüyordu: “Benimle oynar mısın?”

Yaralı cesaretim, basın kartım ve özellikle, mümtaz, kelimesi sayesinde, karizmamı, geceyi ve meleklerimi kurtarmıştım... Sürgündeki yurdumdan asıl yurduma geri dönmüştüm işte...

Gece nasıl mı geçti? Artık orası da bana kalsın...

-*-

2317
defa okundu
 
<< Önceki Yazı Sonraki Yazı >>
 ADnet Reklamları
Siz de reklam verin  
24 Mayıs, Perşembe 2012