Cihan Aydeniz

Cihan Aydeniz

b'AŞKa Şarkılar...

19.07.2011 22:43:14

Gitmek kendine gelmenin en kısa yoludur

2kadin.com >> Cihan Aydeniz

Zordur terk etmek, bırakıp gitmek, boş vermek, kaçmak belki…
Ellerinle hayat verdiğin ne varsa yakıp, yıkmak…
Nasıl betimlemek istersen… Öyle işte.
Yani gitmek; zor zanaattır özünde.

Değilmiş.

Hiçbir terk ediş hikâyesi böyle bir kahramanlığa dönüşmemiştir belki de. Hayatımın kahramanı olmak, gözümü bir saniye olsun ayırmadığım kapıdan bir gün çıkabilmek, yok yok kapıyı çarpa çarpa gitmek bu kadar kolay olmaz sanıyordum, oluyormuş.
O üç kuruşluk aklıyla, oturduğu koltukta ahkâm kesen, eliyle birlikte oynaşta olan gözünün içine baka baka, aklımdan geçenleri takır takır söyleyemem sanıyorlardı…
Söylemek ne kelime, kısaca saydırdım diyelim. Demek ki; o da olabiliyormuş.

Ve pek tabii, gittim… Olması gerektiği gibi…

Psikoloğum senin “iyi”leşmen bu gidişe bağlıymış, artık bana da gelme dedi. Gerek yokmuş, bir doktor olarak iyi olduğuma kanaat getirdi. Ve sonra, duvarındaki diplomasından çok bağımsız bir şekilde, tamamen bir “O” olarak ekledi: “Cihan, sen çok gerçeksin!” Bunu söylemek zorunda değildi… Bunu da söyledi, ben yine gittim.

Gerçeğin ta kendisiyim ben, o söylemeden de biliyordum bunu. Kime göre, neye göre diyebilirsin, demelisin hatta… Ama beni bu hikayeler ilgilendirmediği için, böyle tepkisiz, böyle net ve böyle gerçek duruyorum karşında. Kimin ne düşündüğü, ne sonuca vardığını duyamayacak kadar hatta. Kendim için düşündüğüm her şeyi harfiyen uyguluyorum, hayatın karşıma çıkardığı tüm aktörlere. Acımasız da değilim yani, bilhassa gereğinden fazla vicdanlı bile sayılabilirim zaman zaman… Yalansız, dolansız, hesapsız, patavatsız, yersiz, belki de haksızım çoğu zaman… Haklısın.

Ama gülemiyorum işte, öyle laf olsun diye… Ya da gerçekten eğleniyorsam; kahkahalarım etraftaki küçük çocukları korkutacak raddeye geldiğinde bile, susamıyorum… Bunun örnekleri hayatımın her köşesinde mevcuttur üstelik. Para kazanılan yerde, haklı da olsam susmayı öğretmedi kimse bana. Şoförle arama yersiz mesafeler iliştirmeyi de. İnsanları sınıflara ayırmamayı çok küçükken öğrendim diye belki de, beni biçimlendirmeye çalıştıklarında kırıldı kabuklarım. Müdür-Şöför- Eleman, hepsi insan olmak paydasında buluşmalıydılar bence. Benim davranış şeklimi sadece insanlıklarının sınırları belirleyebilirdi, maaşlarındaki sıfırları değil…

Aşk –meşk işlerinde bundan daha iyi sayılamam yine. Özür dilemeyi severim mesela, yanılmayı. Haklı birinin, haklılığına hayran olmayı. Bunun insanı küçük düşüren, aşağılayıcı bir tarafı var gibi gelir hemcinslerime. Üzgünüm ama cinslikleri konusunda hemfikirim, karşı cinslerimle. Hissettiğimi söylememek, yaşamak istediğimi ertelemek çok saçma gelir mesela. Yine kadın-erkek ayrımı yapamadığımdan olsa gerek, insanlığına inanmışsam, düşünmem çok fazla. Hata da yapabilirim, kabul ederim. Onun yaptığı çok hoş olmayabilir, söylerim. Nedir yani, konuşarak anlaşma, anlaşarak sevişme çabasında değil miyiz? Birlikte olduğumuz adamın bir kâhine dönüşmesi ve gözümüzün üstündeki kaşın, sağa doğru eğilmesinin sebeplerini bulmasını beklemek midir doğrusu? Yeni boyattığın saçını fark etmemiş olması ne güzel bir detay değil midir? Kaşına gözüne itimat etmeyen, kafanda saçın bile olmasa seni sevecek bir adam değil midir o? Ben mi salağım da böyle düşünüyorum.
Yani mesela, bugün görüşmeyelim diyen adamın yakasına, dürüstlüğüne istinaden bir kırmızı kurdele takmak gelmez mi içinden? Yorulduğunda bir gün, başka şarkılar söylemek istediğinde ya da, elini sıkıp vedalaşsa, hain midir bu adam, peygamber mi? Yaşanmış güzel anlarınız adına teşekkür ederek, görüşmek üzere diyerek yanından ayrıldığında, huzurla gitmeyi bilmez misin sen? Aşk romanlarında geçen kan revan ayrılık sahnelerine mi benzesin istersin? O ağlasın bir köşede, son bir kez öpüşelim densin. Kız arkasından bela okusun, adam hızını alamayıp bir tokat savursun. Bu mu olması gereken… Tuhaf.

Ailemde de böyle…
Geçtiğim yollardaki taşlar, ancak böyle davrandığımda oturuyorlar yerli yerine, ne yapayım.
Yolda görsem tanımayacağım nınımın nınısı sülaleme saygı duymak zorunda hissetmiyorum kendimi. Tanısam… Belki, biraz.
Benim varlığımdan bir haber olanlara gereğinden fazlasını verirsem, hayatı birlikte göğüslediğim takım arkadaşıma, karanlıkta gözlerini seçerek aydınlandığım yol arkadaşıma; ablama işte… Haksızlık etmez miyim…? Babalıkla-Anneliği harmanlayan, ikisinin de eksikliğini yaşatmayan, o elleri iyilikleri taşıyabilsin diye kocaman olan, koca adam; babama yazık değil midir, başka türlü davransam… Hak etmeyeni severek, gerçek sahiplerinin hakkını nasıl ödeyebilirim ki?

Arkadaşlarım mı var sırada, kısaca anlatabilirim o zaman… 5’i geçmezler zaten. Aynı gökyüzüne bakıp, farklı şeyler düşünebildiklerim onlar… Düşündüklerimi de fütursuzca paylaşabildiklerim. Neden, niçin diye sormadan… Doğru, yanlış diye yargılamadan… Uzun süre konuşmadan bazen, yani yormadan yanımda olanlar. Pazarcıların değimiyle, seçmeceeee- dostlar Yalansız – dolansız olmalı ama, mutlaka! Kelek çıkanları da vardır elbet ve artık yoktur yanımda. Yılların hatırına, bir gün lazım olursa diye mesela, yalnız kalırsam korkusuyla tutmam yanımda. Ben de sahte gelirsem, çıkarsınlar beni temiz sayfalarından, karalasınlar üzerimi de… Çıt çıkarmam.

Bilmiyorum ki belki de ben yanlış düşünüyorum, ya da belki de nerde nasıl davranılacağını bilmeyen ahmağın tekiyim ben. Ve siz haklısınız, istediğiniz gibi yani… Yani yeri geldi diye söyleyeyim; özür dilerim böyle olduğum için. Ama kim haklı, kim haksız davasının savcısı değilim ben ve hatta tanık da olmak istemiyorum, sanık da. Ben böyle iyiyim, vakti gelince gidiyorum zaten.

Doğrularım var benim, kimseye ispat etme zorunluluğu duymadığım. Rengârenk bir tırtıl ruhunda saklanmış hayallerim var sonra… Kelebek ömrünce de sürse, peşindeyim renklerimin.
Bildiğimi okuyorum yani, bilmediğimin lafını etmem bile…
Eskidendi o sevilme gayretim, güven veren bir ses bulma ümidim. Yalnızlık korkum da geçti ben büyürken. Eskidendi ama eksiltmedi hiçbir şey benden.
Gittiği tatillerin anılarını, ceplerindeki taşlarla biriktiren çocuklar gibi biriktirdim canımı yakanları. Cam bir kavanoza koydum sonra. Her açıdan, tek tek, yıllarca baktım gözlerinin içine. Hiçbir detayı kaçırmamak için sakladım başucumda… Sonra tanıdım hepsini ve vakit gelince, bırakıp gittim cümlesinden.
Çok sevmedim mi? Beklemekten yorgun düşmedim mi? Düştüm elbet. Bir daha olmayacak der miyim, yine gideceğim peşinden, yine ağlayacağım tabii ki… Ama artık gerçek olacak yaşadıklarım. Gözyaşlarım hakkını verecek gidenin. Bir şarkı duydum diye değil, çok komik bir şeye onunla gülemediğim için ağlayacağım belki, ne bileyim.

Zıplaya, zıplaya yollarında yürüdüğüm bir işim olacak. Etrafımda, önünde eğilecek kadar saygıyı hak eden “insanlar”ın olduğu…


“Fazla huzurdan ölebilir mi insan” diye düşündüğüm bir evim…

Yanımda nasıl göründüğümle zerre kadar ilgilenmeyen, aklımdan geçeni söylemek üzereyken- ama henüz söylememişken – susmam gerektiğinde, tek kaşıyla beni durdurabilecek kadar net, yüzüme yaptığım salaklığı vurabilecek kadar cesur dostlarım olacak benim…


Yazının devamını okumak için tıklayın

27344
defa okundu
 
<< Önceki Yazı Sonraki Yazı >>
 ADnet Reklamları
Siz de reklam verin  
24 Mayıs, Perşembe 2012