Yeşim Coşkun

Yeşim Coşkun

İllede Muhalefet

01.11.2011 00:25:51

Ekim

2kadin.com >> Yeşim Coşkun

Yorganı ayak ucuma itmekle değil de, yorganı yere atıp üstünden zıplayarak başladı gün…
Teğet geçmedi!
O yorgan kabarıklığına panter edasıyla zıpladım. Arkama dönüp baktım bir de…
‘’ Bana bir şey demesini bekler gibi…’’
Saçmalamıyorum. Bugün bana herkes bir şey diyebilir. Hiç aklımdan geçmeyen şeyler başıma gelebilir. Yorgan konuşabilir (gibi) … Benim cevap vermem gerektiği yerde, benim susmam gerekebilir. Ölümüne küs kalınabilir!

Akabinde gün geldi zaten… Arada günün üstüne ben gittim. Takvime bakmadım hiç. Dünde ve bugünde ‘’ Ekim ‘’ bana hiç iyi gelmedi. Bu durum sıradanlaştı, hayatın sık hatırlanan klişeleri olarak geçti tarihime… Hatta amel defterime bile işlendi belki de… Sağ yanımda ‘’ Ekim ‘’ denilince nedense ‘’ Rüzgar ekip fırtına biçmek ‘’ hadisesi çağrışım eder bende…
Uyku semesindeyken, içeriden ses geliyor du‘’ Yarın ayın biri anlatamadım galiba? Ekim’in son günü bugün… İkisi de aynı cümleydi aslında.
Yani o sıcak yatakdan 27 yaşına gelene dek ‘’ Ekim’in ‘’ bana ne kattığını hala çözememiş olmanın o tuhaf kokusuyla uyandım. Yatağı süzdüm. Hala Eylül’ü gösteren takvimi kestim! Az kalsın uzanıyordum. Elimi geri çektim. Kasım’ı bekliyorum. Zamanı hızlandırıp, Ekim’i hiç yaşamamış gibi, Kasım’dan hayatıma devam edeceğim…

Gülerek yazabilirim ki Ekim’in bu son gününde enteresan reaksiyonlar gösteriyorum. Üstünde inek baskıları olan pijamanı çekiştire, çekiştire, saçlarına kremini sürmeden abana, abana tarayarak,
Yüzünde bir gün öncesinden, sadece bir gözünde kalmış makyajı hala umursamadan, diğer kalanını bilinçli bilinçsiz gece uyurken yastığa silerek…
Eşek kadar kız oldun hareketlere bak diye sövene, daha yolum var diyerek…
Dudağını ısırıp, kaşlarını kaldırıp, yüzünü ekşiterek düşünüp, deforme olmuş ojelerine kayıtsız kalmadan, kalamadan, sigaranı her zaman olduğu gibi kül tablasında oturup, tek başına küllenmesine razı olarak…
Çayın suyunun kaynaya kaynaya bittiğini düşünmek yerine, bu durumu burnuna hafif gelen yanık kokularıyla anlamak, hala olduğun yerden kalkmadan, ‘’ bu yazıyı bitirip hemen geliyorum ‘’ diyerek çaydanlığa iç sesinle seslenmek… İçinde bağırtı, dışın olabildiğince tenha. Seslenmemişsin! Yalancı mısın?
Sadece başını bugünden beri ara boşluktan gelen sese çevirmek, birileri kavga ediyor! ‘’ Tahammül edemiyorsan, seni tutan yok diyor… Tahammül? Adam kendine edemiyor? Öyle galiba. Anlayamadım. Ya da anladım.
Bu da yaşamdan bir stil örneği!

Yani bu salaşlığından aslında rahatsız olmayarak,
‘’ Zaten sen yıllardır böyleydin ‘’ diyene itiraz etmeden ‘’ harbiden oğlum ya!’’ diyerek erkek ağzıyla konuşarak,
Manyak gibi sürekli başa dönen aynı şarkıda, farklı figürlerle dans ederek kendine güldürebilme yetisini kaybetmeden,
‘’Dengeni dengesizliğine, dengesizliğini de tüm dengene ‘’ heba ederek yaşamanın o paha biçilmez , bilmem nesi… nesiyse nesi işte!
( Bknz: Trajikomik hikayenin 784542 sayfası, 454 nolu paragrafın 45.cümlesinin, 4. Kelimesinde gizli şifre)
Ev telefonuyla, cep telefonunun aynı an da çalışında ‘’ o piti piti ‘’ yaparak tercih sunmak. Aslında biriyle konuşup diğerine dönebilirsin. Canın ‘’ inatlaşma ‘’ istiyorsa, ve sen buna gönüllü koy veriyorsan…
Şuan da tam yanında devrilmiş ters dönmüş sandalyenin o biçimi seni rahatsız etmiyorsa, hatta bardağına uzanırken bile ‘’ onu göre göre ‘’ üstünden atlayabiliyorsan,
Hapşurduğunda diğer tarafta ki insanlar sana ‘’ çok yaşa ‘’ demiyorsa, sen kendi kendine ‘’ çok yaşa be kızım ‘’ diyerek, o insanların öyle dikkatini çekiyorsan. Gülüyorlarsa sana…
Saat 14.45’ olmuşsa ve an itibarıyla tüm organların yer değiştirmişte, ruhun olduğu yerde sek sek oynuyorsa? Pijamamı çıkarmışsam, omzumda şalım, ayağımda beyaz pek bir otantik terlikler,saçlarım yatak dağınıklığı, havanın rengi griye çalıyor, nostaljik şarkılar dinliyorsam, son hıçkırık falan… Camımın önünde menekşeler istiyorsam, mahallenin aşıkları Kerime ile Cevdet köşe başında birbirlerine mendil verirlerse de olur bu iş!!! Ekim bana bunu gösterirsen, belki severim seni…
Neyse.

Kimilerinin güleç yüzünün altında, çok modern hatıralar yatar!
Bende, bu Ekim’de Hakan Taşıyan güz gülleri şarkısının sonbaharı…
Şahane kadın Filiz Akın edası ve çiçekli elbisesinin altında mantar topukla geçirdiği o ilk baharı …
Tüm yaz şarkılarını dinlemekten bıkmadığım Ajda Pekkan yazı var bir de ruhumda. İçinde barındırdığı güneşi başının üstünde taşıyan bir sırla… Bu alaturka hüznün aroması olarak da ruhuna hassas nakışlanan star güneşi bir ifadeyle… Ne hoş bir tezat bu böyle!

Bir arabeskimsi triple yüreğim sağ omuzunu düşürmüş öyle geziniyor.
Biri ona bir şey sorduğunda ‘’ hayırdır kardeşşşş’’ diyor.
Omuzunu düşürerek eli tesbihli geziyor ya, milleti böyle korkutuyor!
Ve bir de hiç değişmeyen yüzüm var…

Ne tuhaf fondötenle bile hala açık tenliyim!
Ne tuhaf ne renk ruj sürsem de hala dudağımdan dökülen bir şey yok!
Ne garip gözüme sürmeleri çeksem de beni şahane yapan bir tarafı da yok. Gördüklerim gözümün önünden gitmiyorsa, makyajı abartmanın anlamı yok. Sadece rujlara nam saldım. Rengim ne olursa olsun, artık senle konuşmuyorum! Çünkü sen benim her aklıma geldiğinde artık o ruju koluma siliyorum.
Ben artık böyle deri değiştiriyorum.

6543
defa okundu
 
<< Önceki Yazı Sonraki Yazı >>
 ADnet Reklamları
Siz de reklam verin  
23 Mayıs, Çarşamba 2012