Pelin Doğru

Pelin Doğru

Deli Kızın Günlüğü

Çenem dursa kalemim durmaz. Gevezeyim geveze!




2kadin.com >> Pelin Doğru

Birkaç kendini bilmez virüsten bir temiz dayak yiyip, hayatımı yatak ve kanepe arasına sıkıştırma evresinden sağ çıkınca avuçlarım yine kaşınmaya başladı. Baktım olacak gibi değil, diyeceklerim var. Bir şeyler karalamak gerek. Yüksek ateşten devrelerimin bir kısmı yandığından son birkaç haftadır arka arkaya kurduğum cümlelerin tamamı anlamlı olmamış olabilir. Ama sahalara geri dönmeye hazır gibiyim şimdi sanki.
Karantinam kalktığına göre artık bir süredir mahrum edildiğim işteş fiiller üzerine düşünmeye başlayabilirim. Derim ki, hemen hepimiz için en zaruri olanından başlayalım; “iletişmek”.

Bu konu kendimi bildim bileli beni sıkıntıya sokar. Çoğu zaman bir hanımefendiden beklenmeyecek şekilde hızlı ve yüksek sesle, elimi kolumu savura savura konuşmamın sebebi damarlarımda Akdeniz kanı akmasından ziyade, işitilme ve anlaşılma ihtiyacımdandır. Kalabalık bir ailenin en küçük çocuğu olarak, herkesin aynı anda konuşup bir şekilde birbirini anlamayı başardığı sofralarda meramımı anlatabilmek, arada olur ya bir rol çalabilmek için geliştirdiğim onlarca yöntemden biri. Ekseriyetle de başıma bela olmuştur. Heyecandan desibel kontrolünü kaybeden ben, sık sık “Ne kızıyon be?!” tepkisinin ateşini söndürmek zorunda kalmışımdır.
Büyüdükçe insan kendini ifade edebilmenin daha zarif, daha sanatlı yollarını öğreniyor öğrenmesine de, yine de karşısındakinin anlamak hevesine takılı kalıyor bütün öznellik. Suskunluk, kendini yalnızlaştırma belki de, tam da burada başlıyor. “Anlatmak” için gerekli enerjiyi bulamıyor bazen insan içinde. Zamanla törpülene törpülene hayal kırıklıklarıyla dilinin ucunda dolanan cümlelerin bir kısmını yutuveriyorsun bir kerede. Elbette uzun süremeyecek bir küskünlük hali bu. Hele ki serde gevezelik varsa.

Ama böyle içine dönük zamanlarda iletişimin en ideal muhattabı kalemin, kağıdın olabilir. Ne sözünü keser, ne sırasını beklerken seni dinlemediğini hissettirecek tuhaf mimiklerle yorar seni, ne de anlamsız bulur derdini. Bir güzel dinler ki şaşarsın. Sonra bir bakarsın o kalem aracın olmuş, seni sevdiklerinle konuşturuyor. İşte burası en güzel kısmı. Belki de bir daha hiç konuşamayacağın, dokunamayacağın insanlara seslenirsin. Uzun uzun konuşursun. Ne de olsa insanın kalemi hep eksiklerine seslenir. Hayatından, öyle ya da böyle, bir mesafeye düşmüştür kaleminin konuştuğu kişi. Yokluğunu azaltmaya çalışırsın sözcüklerinle… Bence bu iletişimin en saf halidir. Bu işteşliğin atanı da tutanı da sen olsan da iyileştirici bir yanı vardır bu diyaloğun. Kendini kısa süreli mahrum ettiğin hayata geri dönmene ziyadesiyle yardımcı olur. Ondan sonra gelsin yine yüksek sesli, kusurlu sohbetler, şen kahkahalar.

İletişim kurma, anlama ve anlaşılma ihtiyacı insanın doğasına kayıtlı, kabul. Ama iletişmenin yollarını zamanla öğrenir, dönüştürür ve bir kez kanımıza zerk oldu mu vazgeçemeyiz. Haneke’nin son filmi Amour’u izlerken Emmanuelle Riva’nın kusursuz oyunculuğu kadar iliklerime işleyen bir başka şey daha buldum. Karısı hastalandıktan sonra, artık her günü bir diğerinin türevi olmuş yaşlı bir kocanın alışık olduğu temastan uzak kalışının çaresizliği. Onlarca yıl sonra hala henüz anlatılmamış hikayeleri saklayan hayran olunası bir aşktan geriye kalan çaresizlik… Ve varoluşsal yalnızları bile iyi eden kalem-kağıt imdadına yetişir Jean-Louis Trintignant’ın. Bu yoksunluk haliyle başa çıkabilmek için her gün mektup yazmaya başlar karısına. Okuyamayacağını bile bile. Dört duvarın arasında, yılların rutinine sıkışmış bir hayatın anlatacak nesi olabilir diyebilirsiniz belki. Ben de kendimce anlaşılmaya ihtiyacı var diyeceğim galiba.

Bu yazı da işte kendime sesli söylerken komşularıma yakalanıp, mahallenin delisi yaftasını yemekten yorulmuş benim kendime yazdığım bir çeşit nasihat mektubu. Bana her şeyden yorulsam bile, kendimle temas etmekten korkmamamı, korksam da kaçmamamı hatırlatması için yazıldı. Çünkü insan kendine susunca, başkasını dinlemez oluyor. Halbuki kişi kendini ötekinin gözünde kuruyor. Bakan gözün olmadığı bir yerde kendini bulmak zor. Seyircisiz tiyatro gibi. Bence mümkün değil. Mümkünse de yolunu ben bilmiyorum. Ve ne yalan söyleyeyim, öğrenmeyi de pek istemiyorum…

Pelin DOĞRU

15350
defa okundu
Önceki Sonraki
26 Haziran, Pazartesi 2017