|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
...Denge... Her bebek gibi geliştik biz de. Büyüdük. İlişkimiz serpildi. Boy attı. Herkes tarafından kabul edilir oldu. Zaman da geçti, kendi kendimize de meşrulaştı. Senler ve benler yavaş yavaş uyudukları sandıklarından çıkmaya başladılar. Aynı yatağı paylaşmakla aynı evi paylaşmak apayrı dünyalarmış, derlerdi bilirdik, hatta tecrübeliydik. Ama bunların hepsi eski tecrübeler. Ama aynı evin içinde hepsi. Senlerle benler. Ne çoklarmış. Hergün yeni bir ben çıkıyor türüyor, gelişiyor, her gün yeni bir sen, bir sen daha ve sonra bir sen daha. İlk tartışmaları hatırlıyorum. Sessiz gibiydi, tüm pencerelerinin ve kapılarının kapalı olduğu, biraz da bilmediği bir evde kapana kısılmış kediler gibiydik. Bir ehlileştirme süreci başlamıştı. Yani hangi senlere ve hangi benlere müsaade edilecekti. Dışarda ve yalnızken hangi senlere izin vardı hangilerine yoktu. Yemekler nasıl yenecekti. Dişler nasıl fırçalanacaktı. Bir ilişkinin ölüm seslerini duyar gibi oluyordum. O da öyle. İlişkimiz sona eriyordu, bitiyordu. Çünkü kavgaların, tartışmaların sonu gelmiyordu. Telefon faturaları şişiyordu, her telefon kavgası başka bir kavgaya neden oluyordu. Büyük aşkların kavgaları da büyük olur,diyorduk, kırıcı oluyorduk, yıkıcı oluyorduk, tamir edilemez görünüyorduk. Kapı pencere bırakmıyorduk, ses bırakmıyorduk gırtlaklarımızda. Konu komşu herkes herşeyden haberdar oluyordu hatta nerdeyse mahalle herşeye şahit oluyordu. Korunması için elimizden geleni ardımıza koyduğumuz zamanlar bitmişti. Birbirimizi yıpratmak için elimizden geleni ardımıza koymadığımız zamanlar başlamıştı. Eski günlerin hatrına katlanılır bir süreç başlar bu günlerden sonra. Öyle güzel zamanlar yaşanmıştır ki, hemen her kavgadan sonra o günler yad edilir. Her kavga o günlere yakılmış ağıtlarla son bulmaya başlar. Halbuki unutulmuş bir şey yoktur. O günlerdeki herşey hemen hemen aynıdır. O günlerde batmayan hatta görünmeyen herşey nasıl olur da bizi yokoluşa sürüklemeye başlamıştır? Başta olmayan ama şimdi bizi kemiren sorunların tespiti ve bu sorunları nasıl aşacağımız tartışılmaya başlanmıştır. Faydalı da olabilmektedir zaman zaman. Hava aldırmaktadır. Zaman kazandırmaktadır. Nadasa benzemektedir. Ayrılıkımsı konuşma başlangıçlarıyla nutuklar devridir bu dönem. Ancak o kadar -hala ve- tutkuyla yeraltı suları kaynamaktadır ki kimse tam olarak ayrılma sözcüğünü telaffuz edememektedir. Hatta böylesi bir aşkın ayrılıkla sonuçlanabileceği düşüncesi banal gelmektedir. Ama kesin olan bir şey vardır. İlişkiyi mutlaka savaş alanından çıkartıp hastaneye götürmek gerekmektedir. Çünkü bu kadar kan kaybı ve mini ateşkeslerle hafif iyileşip yine kılıçlara davranmak, birlikte yaşamanın anlamını kökünden kazımaktadır. Yazının uzunluğundan da anlaşılacağı üzere yaşanılabilecek yani ilişkinin devamı varsa yaşanılabilecek en uzun dönem denge dönemidir. Çünkü yeni bir heyecan için yani herşeyin tekrar yaşanabilmesi için suların durulması gerekmektedir. Gerekli gereksiz herşey konuşulacaktır. Karşılıklı beklentiler anlatılacak, yapılabilecekler, planlar, programlar uygulanmaya çalışılacaktır. Ve aslında hiç de aptalca bir dönem değildir. Çünkü yaşananların hatrına değil yaşanmamış olanların hatta yaşanabileceklerin farkına varmak için gerekli ve geçirilmesi gereken bir süreçtir bu. ...Kavgaların, tartışmaların, sonsuz nutukların ve nihayetinde dengenin bulunduğu zamanlar...
...Brunch... Bu üç dönemi yani doğum, ilk dördün, ve denge dönemlerini fırtınalarla atlatan bizler için hemen şimdiden söylemeliyim - çünkü heyecanımı yenemiyorum iyi yazacağım diye kasamayacağım-, o kadar keyifli ve tatlı bir dönemdir ki, yani gerçekten yediğiniz önünüzdedir yemediğiniz arkanızdadır. Korkunç fırtına ve tayfunlardan su almaya başlamış olan gemide, kaşına kaşına nihayet çatırdama sesleri gelmiştir. Ve aman bebeğim gemiyi kurtaralım derken başımıza devasa yelken direğinin bumbasının hızla bize doğru savrulduğunu hatta çarpacağını hissettiğimi, hatta değdiği ilk anı hatırlıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum. Sahilde uyuyakalmışsanız bilirsiniz, ilk uyandığınızda bazen nerede olduğunuzu kim olduğunuzu neden burda olduğunuzu ve benzeri soruların yanıtlarını bir an için hatırlamazsınız. Bendeki hissi aynen böyleydi. Ve tam olarak kendime geldiğimde o yoktu. Her nasılsa sahile çıkmayı başarmışım. Nasıl olduğunu bilmiyorum. Bilinçsizce olmuş. Ve o yok. Ve şunu düşündüm ben nasıl bir hıyarım ki nasıl bir öküzüm ki nasıl bir eşeğim ki böyle bir günde böyle bir havada böyle bir fırtınada onu kaybedecek kadar kendimi kendime kaptırırım. Kaybedilenin değerinin artması değildir bu, kaybedilenin değerinin tam olarak algılanmasıdır. Başka bir bütünleşme anıdır. Ve eğer tekrar bulunursa bu hataların tekrarlanmayacağı aşikardır. Sessiz verilmiş bir sözdür. Ona değil kendime. Çünkü o zaten yok. Yarattığımız fırtınanın mağdurları bizdik. Ben şans eseri kurtulmuştum. Aklım da başıma gelmişti ama o yoktu. Sahilde uzun bir arama ve bekleme... Bekle... ve sabır... Tren istasyonunda benzer duygular vardır. Durduğunuz yere uzak bir yerde iner sevdiğiniz. Kesinlikle odur diyemeyeceğiniz kadar uzun zamandır görmediğiniz sevdiğiniz. Değişebilmiştir herhalde. Ben de. Ve bu hiç de eski karşılaşmalar gibi değil. Hiç doğumdaki bitmeyen sarılmalar gibi değil. İlkdördünde hemen yatağa götüren sarılmalardan değil. Denge günlerindeki kısa sıkıcı ve mecburen ve bir şeylerin hatrına yapılan sarılmalardan hiç değil. Benzersiz ,yeni, istenildiği kadar, ve sonra bir daha da olabilir. Sanırım şanslı olmak böyle bir şey. Senler ve benlerin kucaklaşması, birbirini uzun zamandır görmeyen yüzlerce insanın kucaklaşması gibi bir şeydir. Gören herkesi duygulandırır. Eski zamanlarda limanlarda olurdu. Tren garlarında ve havalimanlarında artık iyice azaldı. Ağır hastalıklardan kurtulmuş iki insanın yaşama sevincini, varoluşlarını kutlamaları çok hoş bir şey. Bağımsızlığını ilan etmiş iki ülkenin birbirlerini yine de vargüçleriyle sevmeleri gibi.. Aşık olmak kadar değerli bir şey. Aşkı yeniden tarif eden bir zaman. Yeniden gezmelere çıkmanın anlam kazandığı bir zaman. Uzun sohbetlerin, esprilerin yeniden keyif vermeye başladığı, birbirimizi dinlemenin ne kadar özlediğimizi hatırladığımız bir zaman. Birbirimizi etkilemek için özellikle bir şey yapmak zorunda olmadığımız, bal yapmak için arı gibi çalışmak zorunda olmadığımız bir zaman. Biribirimize rızayla baktığımız, zaman zaman şevhetle zaman zaman şevkatle, zaman zaman insanlığın bize bahşetmiş olduğu çeşit çeşit duygularla, ve aynı zamanda dostça da ve gerektiğinde bir fırtınada, tek başıma değil de elele mücadele edeceğimiz duygusunun gözlerden okunduğu zamanlar. Sevgili okurlarım gerçekten çok ama çok tatlı zamanlar. ...Ve ben de şu anda bu zamanlardayım...
Şayet gelişmeler olursa yazımı tamamlayacağım şimdilik bukadar.... Son dördün ya da batımla ilgili deneyimleriniz için ismailteomank@yahoo.com adresine yazınız. Mutlaka değerlendirip yazıya dökeceğim... Teoman K.
|
|
Bu yazı 3310 kez okunmuş
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|