|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Gözümün önünden kayıp giden karelerle birlikte kalanları dertop ediyorum bu gece...Bu gece hissizliğimin son demleriyle birlikte birlikte bach Johannes Pasyonu dinleyip son kez 'ne yaptın?' sen diyorum sana! Sen'lerin toplamını alıp da kayıp giden karelerin içine bir de son halini ekleyince yavaşça gülümsüyorum ben de senin yan gülüşlü haline...
Bir çocuk saflığında ama sarhoş olmanın hazzında, yukarı çıkartırcasına acını dibe çekercesine bana nefretini bırakıyorum evrene son kez! O son gözlerime bakışını unutmadığımı bil! Benim bildiğim gerçeğini beynime kazırken yan gülüşünde evet diyorum biliyorsun işte buz soğukluğunun çaresizliğini içimize çekerken...sarhoş nağmeler fısıldamak isterdim kulağına, sarhoş olsaydım eğer ki! ya da bir masal mı anlatsaydım bilmem ki! Aradığını bulmak adına! Aradığını bulan beynine, bilmeceyi çözen beynine hayranlığımdan kaçtım biliyorsun...Keşfi tamamlanan bir ülkenin sınırlarına taşmak isteğin gibiydim şimdi...Sen keşfi yaşadıklarımızda bulmadın, yaşatmadığımda buldun! Beni sana doğru iten gibi, senden itilen gibi olmaktı kaygım işte...
Çok güzelsin niye demiştin ki sabaha kadar bana? Bu kadar sahtekarlığı hak etmedim bizim hikayemizde ben! Güzellik değildi benim sendeki isteğim...Bunu bilerek senden beni itmene sebeptim işte...Keşfini her tamamlayan ülkenin güzeli olmak mıydı yoksa tamamlanmayan bir hikayenin gözlerinde seni çözdüğüm ilk günün acısı mıydı istediğim?Cevap veriyorum işte sana; intikam dolusun...Her soğuk, buz kesen erkek gibi sen de bana intikam dolusun! Bunun çaresizliğini hep yaşayacaksın sen! Hep bir çözmüşlük ifadesindeki yan gülüşünün arasındaki dudak kımıldatışlarında çok güzelsin diye çıkan sözcük olmadığımı bileceksin! bunu bilip de söyleyemeyeceksin...Söylediğin ise bununla kalacak son gece gibi! Her söylenemeyen sözcüğün büyük sırrıyla mezara gittiği gibi...Ne kadar vaktimiz kaldı dersin?
şimdi uzaklara gidip de oradan bakan kağıttan bir gemi gibisin bana ıslanmadan öyle mağrur dans eden, öle uzanasısın ki... Piyanona her bastığın notadaki kadar içimi acıtan, sarhoş eden, gülümseten, aşk dolusun... şimdi biz kelimelerimizin ardına sığınmış iki muzur çocuk gibiyiz seninle... öyle bulunası...öyle yakalanmayası... Biriktirdiklerimin patladığını biliyorsun beni eksiltenlerin de onlar olduğunu oysa... Ve korkuyorsun bunu benim yüzüme söylemeye! Kaçacak olan ikimiziz başka biri varmışçasına aramızda! Ve sahtekar maskesini takıp beni kandırmaya da utanmıyorsun asla... Ama öyle aşk dolusun ki, öyle kayıp giden yıldızlar kadar dilenesisin ki! Dilim varmıyor o parlayıp sönenden dilemeye bu hayatı... Öyle incinmiş, öyle naif hani tutmaya kalksam tutacak hani sarmaya kalksam saracak ama bir toz bulutu gibi kaçacak gibisin ellerimden... İşte ben bunu seviyorum...
bu gece... binbir gecelerden biri işte... herhangi bir gece... yaşanasılığı olmayan belki çoğu için... belki bırakıp gidilesi... belki kalınası ama çekilmeyesi... belki gelmeyesi ama istenesi... milyonlarca gecelerden biri işte... bu gece... kim bilebilirdi ki seni bu kadar istediğimi... ben bile bilmiyorken sen bile hissetmiyorken... dökülen satırların kahramanı olmuşken... bu gece...evet bu gece... yaratılası kalabalıktan uzakta olmanın mutluluğuyla ve sonsuz temizliğiyle dolu olunan... bu gece... müziğin ritmiyle, akıp giden ellerime bakıp tuşlarda, sonsuz arzulardayım işte... bu gecenin hatırına ve sana yazıyorum... bu gece...her geceki gibi...
sevginin idaresi mi olurmuş... idareli kullanalım demiştin sevgimizi... nasıl da kızmıştım sana sahilde el ele yürürken birden elini bıraktığımda... bende en çok kızdığın elimi bir anda çekmemdi... biliyorum kızgınlıkların da toplamı ifade edilemez sancılı bir sona yaklaştırıyordu ikimizi... elimi çekmiş, gönlümü çekmiş, yüzümü tutup da sıkan sana öfkemi içime gömmüştüm o gün... idareli sevgiler mahkemesine çıkmıştık ikimizde sonunda... ekonomik paketli sevgi seçenekleri gibiydik işte... önce bir miktar göz göze gelmeyi işaretleyip ardından direk ana yemek misali bol zeytinyağlı sevgiye ekmek bandırırcasına yemiştik birbirimizi... sen bence şunu hiç bilemedin en son getirilen, sunulan tatlının tatlı olmadığını keşfettiğinde yaraya tuz basmak gibiydi sevgi arayışımız son yıllarımızda...
yorgunluktan bitap düştüm işte... ellerim buz... içim buz... gözlerim buz... tenimi ürperten hikayelerimin aslında tenimi değil de ruhumu ürperttiğini geç de olsa bana öğreten hayata borcum var... senin hikayendeki kadının sıcaklığını enjektörle çeken bir adam olduğuna göre şimdi yerine koyacağım hangi bağımlılık olacaktı kimbilir! kendi hikayemi yaşarken sende ben ve kendi hikayendeki kadını yaratırken sen bağımlılık sonucu çıkartırken ben sen buna mecbur bırakırken beni olmayacak duaya amin demenin anlamı yoktu şu saatte... netliğimi yakaladım işte! alıp giden hesaplaşmalarımın sonuna vardım bak, hiç sensiz kalamam sanırdın aradan koskoca bir asır gibi geçti zaman... kaybolmaya yüz tutmuş, rafında tozlanmış ve asla artık kapağı açılmayacak bir kitaptın ya da öyle sanırdım... sanmalarla geçen hayatları yaşayanlara bir kulp bulur, içinden çıkamadığım durumlarda sana yüklenirdim fütursuzca... oysa benim hikayemdin gelip -giden, kalmayı isteyen ama şeklimi, desenimi değiştirmeye uğraşan... değişen ne idi biliyor musun? Ben...ama sendeki olmayan ben... Ben bendeki beni öyle seviyorum ki bundan hiç vazgeçmeyeceğim biliyorum...
evren senden öyle bir hayat istiyorum ki yaşadığım her anın mutluluğu içime bahar gibi gelsin gelsin ve hiç gitmesin... sonuna geldim çünkü hesaplaşmaların...
çikolata çikolata tadındayım... filmi gibi, işte bu harika
ya da kızarmış yeşil domatesler gibiyim... yaşadığıma hürmet eder, saygıyla güne aylara, yıllara, ömüre eğilen... yaşanmışlığımın her anına laf söyletmeyecek kadar gururla ilerleyen, başımı koyacağım yastığımda şimdi işte ben olmanın sahtekarlığını taşımayan huzurlu bir ben'im... dalında yeşil ama kızarmaya yüz tutmuş domatesim evet şimdi buyum ben...
|
|
Bu yazı 3124 kez okunmuş
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|